Kapı dendiğinde genel olarak; bir yere girip çıkarken ve açılıp kapanma düzeni olan duvar veya bölme açıklığı şeklinde anlaşılan yerdir.
Kapılar sayılamayacak kadar çok ve çeşitlidir. Ev kapısı, insanın ilk doğup büyüdüğü ve gördüğü, baba evi kapısıdır. Bu kapı toplumun çekirdeği hükmünde olan aile kapısıdır. İnsan ilk yaratıldığından beri barınma, korunma ve yaşama yeri yapmıştır. Kullandığı her yere bir kapı takmıştır. Kapılar kapandığında; ardında söylenen sözlerin, yapılan işlerin çoğu bir sır gibi kalmıştır. Her kapı ardında bir tencere kaynar. Ama içinde ya dert veya saadet pişer. Tencere kaynamayan kapı yoktur. Kimi tenceresine; iktisat, şükür, kanaat koyar, hayatı mutlu yaşar. Kimi tenceresine, israf, isyan, şikayet koyar, mutsuzluk karşısında şaşar.
Hastane ve hapishane kapıları… Dünyada dertsiz insan yoktur. Büyütülen dert vardır. Her türlü sıkıntımda hastane ve hapishaneleri düşünürüm. Vücudum sağlam, sağlığım yerinde, ama bitip tükenmeyen isteklerim var. İsteklerimi yerine getirememek dertlendirirken, hastanede, doktorun kapısında iki büklüm, zor nefes alıp vereni düşündüğümde bütün sıkıntılarım biter.
Hastane odasında iki yatak, biri pencere önünde diğeri köşede duvar dibinde. Hayatla ölüm arasındaki çizgide git-gel yapan iki kalb hastası yatmaktadır. Pencere kenarındaki sabahtan akşama kadar dışarıya bakıp gördüklerini, duvar dibinde yatan ve bir şey görmeyen arkadaşına anlatır:
- Bugün hava sakin, deniz durgun… Denizde yelkenliler yavaş yavaş kuğu kuşu gibi süzülerek gidiyor. Park tenha, salıncakların ikisi dolu, diğerleri boş. Geçen haftaki sevgililer gelmiş el ele tutuşmuşlar, bir sırada oturuyorlar. Göz göze gelmişler. Erkek bilgiç tavırlarla bir şeyler anlatıyor. Birbirine çok yakışan bir çift… Erguvanlar bugün çıldırmış… Öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış. Erik ve bademler tepeden tırnağa beyazlaşmış. Gelinliğini giyen gelinler gibi nazlı nazlı sallanıyorlar.
Parkın neşesi çocuklar, ellerinde uçurtmalar, balonlar. Umutlarını gök yüzüne salmışlar. Martıların da keyfine diyecek yok. Boğazda seyreden gemiyi takip edip, yolcuların attığı yiyecekleri kapma gösterisi ve cümbüşü yapıyorlar. Arada bir suya düşen yiyeceğe pike yapıp kapmaya çalışıyorlar.
Günler böyle geçip giderken pencere yanında yatan hasta bir kalb krizi geçirir. Bu arada şeytan da boş durmaz: “Arkadaşın ölürse seni pencere önüne geçirirler” diye diğer hastanın kulağına üflemektedir. Bu yüzden yanındaki düğmeye basıp da arkadaşının durumunu doktora bildirmez. Arkadaşı ölür.
Hemşire kontrole geldiğinde, pencere önündeki hastanın durumuyla yüz yüze kalır. Ölen adam hastane morguna kaldırılır. Köşede yatan hasta pencere önüne getirilir. Artık o güne kadar kulaklarıyla dinlediklerini gözleriyle seyredeceğinden, memnundur. Başlar dışarı bakmaya, ama dışarıda kara duvardan başka bir şey yoktur.
Hapishane kapısına çok az gitmişimdir. Gelin hapishaneyi Merhum Necip Fazıl Kısakürek’in dilinden dinleyelim:
Zindan iki hece Mehmedim lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmedim!
Kavuşmak mı? ... Belki... Daha ölmedim!
Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yolda tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... yüz adım... Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak
Bir alem ki, gökler boru içinde!
Akıl almazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu sus mu unut mu,,?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı, asıldı
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, Bir kaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...
Müdür bey dert dinler bu gün maruzat!
Çatık kaş... hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
Anlamaz ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi, Bir yırtıcı zil;
Sayım var, Malta’da hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemiyet
Urbalarla kemik, Mintanlarla et.
Somurtuş ki bıçak, Nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yüzünde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni anlımdan, Sen öp seccadem!
Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, Duman duman erisin!
Peykeler duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
gömülmüş duvara, baş baş gölgeler
Duvar katil duvar, yolumu biçtin!
kanla dolu sünger... beynimi içtin!
sükut... kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez Dünyadan nazar.
Yerinde mi acep ölü ve mezar
yer yüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç varda kalan biz miyiz?
Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir elden kader bu emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allah’a açık.
Dua dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, Bir tütsü Bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu.
Ana rahmi zahir şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa dimdik doğrul ve sevin!
Mehmedim sevinin başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
Başka söze ne gerek işte hapishane kapısı ve arkası. Siz daha da farklı düşünebilirsiniz…